12 Şubat 2015 Perşembe

Benim İstanbul'um | #istanbulgunlugum



Hep aşk diye anarlar İstanbul’u. Asla bırakamadığın o kadın gibi, şehvetli, naif, gururlu, güzel ve alımlı.
Öyle ya, her defasında gitmek isteyip de gidemediğin, her kaçtığında yine dönüp, dolaştığın yer değil mi İstanbul? Benim öyle..
Kapılarıyla, adalarıyla, kuleleriyle, ara sokaklarıyla, eskicileriyle, kaldırımlarıyla İstanbul hep başka. Bir vapur düdüğünde içtiğin sıcacık bir çayla başlarsan güne, martılar eşlik ederse hele o gün nasıl güzel geçmez?
İstanbul demek olanca kargaşanın içinde huzuru bulmak demek değil mi biraz da? Mesela Galata’nın kalabalık sokaklarında, hep bir yere yetişme telaşında olan insanlar geçerken yanından, kuleye çıkarsın da tüm o uğultular aşağıda kalır, sen gökyüzü ile başbaşa.. Hezarfen’in ruhuna dokunan o ılık rüzgar, senin de döndürmez mi başını?



 İstiklal Caddesi’nin o kalabalık coşkusunu, kar kışta bile kaybetmediği curcunasını,  yazın en kurak gününde bile heyecanını koruduğunu unutmadan Pera’ya dönerim de o güzel Pera Müzesi’nde kurebiyelerimi yer, çayımı içip, öyle gezerim ben müzeyi. Şapkacı Katia’nın vitrinine bakmazsam, eskiden şapkasız, eldivensiz çıkılmayan Beyoğlu’yu gözümde canlandırıp, hayallere dalmazsam olmaz. Hemen önündeki küçük taburelerden birine oturur, açık bir çay söylerim ocaktan. Ben çayımı içerken Katia’nın model şapkaları eski İstanbul’u anlatır bana. 

Benim İstanbul’umun en güzel yerlerinden biridir Arkeoloji Müzeleri. Tarihine şaşırmak, olağanüstü güzellikteki heykellerin kusursuzluğuna hayret etmek, bir tek dili olmayan duvarların Osman Hamdi Bey’den selam çaktığı müzeden çıkıp, Sultanahmet’e doğru sallanırsam, hele bir de köftemi yiyip, Kybele’de kahvemi yudumladıysam Beyazıt’tan gizli bir hazine olan Kapalı Çarşı’ya girerim. O ışıl ışıl vitrinler, labirent gibi sokaklar, kürkçüler, antikacılar, kuyumcular ve en önemlisi Zincirli Han’ıyla bambaşka bir İstanbul masalıdır çarşı benim için. Oryantal müzikle rakseden bir dansçı ve piposunu tüttüren bir beyefendinin aynı masada dertleşmesidir çarşı benim için. İçini ne sıkarsa sıksın, Zincirli Han’ın efil efil esen banklarında çayını yudumladığında her şeyi unuttuğundur çarşı benim için. Nişan bohçası alışverişindir, İstanbul Hatırası hediyeliklerindir, sekizinden yirmidördüne kadar ayarlı altınların olduğu vitrinlerine baktığındır, devasa giriş kapılarını her zaman karıştırdığındır.



İstanbul’un en güzel kokusudur, Mısır Çarşısı’nın kapısından çıkar çıkmaz karşına gelen, önünde her daim kuyruk olan Kurukahveci Mehmet Efendi’nin kahvesinin kokusu. Bu koku bana nedense hep Baylan Pastanesi’ni hatırlatır. Bu nostaljik pastanede bir kase muhallebi yemek için atlarım vapura geçerim Kadıköy’e. Yine martılar benimle, bak onlar her ne kadar yaramaz da olsa en sadık yolculuk arkadaşıdır insana. Beyaz kanatlarıyla özgürlüğü anlatırlar sana. Vapur iskeleye yanaşırken, Baylan Pastanesi’nin vitrinini getiririm gözümün önüne. Uğruna sanatçıların ‘Akım’ oluşturduğu bu pasta müzesinde oturur, yorgunluğumu atarım hafif bir tatlıyla. 


Çoğu Türk Filminin ilk sahnesine takılır aklım birden. İstanbul'a gözdağı verilen basamaklarından binlerce insanın basıp geçtiği Haydarpaşa.. "Sen mi büyüksün, ben mi?" nidalarının yankılandığı, bir Türk filmi sarılığında duvarlarının tren düdüğüne eşlik ettiği, şimdi yalnız bir masal, bir hikaye, bir zamanların da dönüş yolu Haydarpaşa.. 


İstanbul’un nazlı kızı Kız Kulesiyse, yaramaz erkek çocuklarıdır Adalar.. Kız Kulesi’ne yaklaşırken hep aynı hüznü yaşarım. Yitip giden o aşkı, ‘Üsküdar’a Giderken’ alan o yağmurla anarım her defasında. Kız Kulesi’ne en çok yağmur yakışıyor bu yüzden. O hüznü bir tek çiseleyen yağmur dağıtabilir..
Ya adalar? Sahillerinde sevgililerin özlendiği, yollarına atların eşlik ettiği, en tepeye pedalların çevrildiği adalar? Peki ya o adaların kapıları? İstanbul’un en güzel kapılarıdır onlar. Hiç düşündün mü o kapıların ardını? Ben hep merakla çekerim her bir kapı fotoğrafını. İçindeki ailelerin hayatları, annelerin akşam yemeği telaşı, çocukların oyun koşturmacası, işten gelen babalar için açılan kapılar. En güzel hikayelerdir kapılar, bir İstanbul kitabının. 

 

Çengelköy’ün esnafının sohbetine dahil oldun mu hiç? İstanbul’un en eski semtlerinden üçünde aynı hazzı yaşarım ben hep; Çengelköy, Samatya, Yedikule. Çengelköy’de Çınaraltı’nda serin havayı sıcacık bir sahleple ısıtabilir, Samatya meydanında balık kokularını içine çekerken ezan sesinin çan sesine karıştığı daracık sokaklarında uzun uzun yürürsen eski İstanbul’u bi’nebze anlayabilirsin. Zindan kelimesinin anlamını öğrenirken Yedikule’de, karşılıklı pencerelere gerilmiş çamaşırlar gölgen olur yakıcı sıcakta. Balat gibi biraz da Yedikule’nin çocukları. En çok onlar heves eder objektife, en güzel onlar bakar gözlerinin ta içine.

Vefa, İstanbul’da bir semt adı artık diyorlar ya, en güzel dostlarla içilir, içine ‘çift’ sayılı attığım leblebili boza. Ah arabalar rahat bıraksa da huzurla yürüsek Vefa’da, dinlensek bir kaldırım kenarında. Omuz omuza olsak dostlarla, ‘nerede o eski bayramlar’ sohbetinde. 

İşte böyle benim İstanbul’um.. Pierre Loti’de acı kahvesiyle, Ortaköy’de karışık kumpiriyle, Yerebatan Sarnıcı’nda olağanüstü huzuruyla, Çiçek Pasajı’nda keman eşliğinde bir kadeh rakısıyla, Eminönü’de balık ekmeğiyle, Mısır Çarşısı’nın kesif baharat kokusuyla, boğucu ama vazgeçilmeyen AVM’leriyle, her defasında sövülen trafiğiyle, uzak şehirlerin hayallerini yine de gölgede bırakan tutkusuyla, kırk yıllık hatrına münhasır Şark Kahvesi’yle, sokak kedileriyle, sadık köpekleriyle vazgeçemeyeceğim bir şehir..


*Deluxe Dergi'nin ilk sayısında yayımlanan "Bilun Şen'in İstanbul Günlüğü" yazımdan..

3 yorum:

sema tatar dedi ki...

Yüreğine sağlık Biluncum.Yazını okurken kendimi İstanbul sokaklarında buldum.
Kucak dolusu sevgiler

Geheimnis dedi ki...

Ne güzel anlatmışsınız İstanbul'u

Bilun Şen dedi ki...

* SEMA TATAR,
Sema ablacım çok teşekkür ederim :)


** GEHEİMNİS,
Çok teşekkürler :)